Sinyaller karışıyor.
Bir yanda toplumdan bağımsız, kendi başına yaşamanın verdiği özgürlük duygusu; öte yanda insanın yalnız kaldığında fark ettiği o tuhaf kimsesizlik var. İnsan, kimseye hesap vermeden yaşamanın konforunu istiyor ama gerektiğinde başkalarının gücüne yaslanmak da istiyor. Özgür olmak istiyor, fakat yalnız kalmak istemiyor. Birlikte olmak istiyor, ama birlikte olmanın bedelini ödemeye yanaşmıyor.
Belki de çağımız insanının en büyük açmazlarından biri bu.
Ferdinand Tönnies’in yaptığı ayrımı hatırlayalım. Onun Gemeinschaft dediği topluluk, insanın içine doğduğu bir dünyaydı. Aile, inanç, mahalle, meslek, gelenek ve aidiyetler büyük ölçüde seçilmeden edinilirdi. İnsan, hayatının önemli bir bölümünü kendisinden önce kurulmuş ilişkilerin içinde yaşardı.
Bu düzenin avantajları da dezavantajları da hazırdı. İnsan, yalnızca korunduğu değil, aynı zamanda sınırlandığı bir dünyanın parçasıydı. Sorumluluğun bir kısmını da bu verili düzene bırakmak mümkündü:
“Ben böyleyim çünkü bizim gelenek böyle.”
“Bizim mahallede herkes böyle yapar.”
“Büyüklerimizden böyle gördük.”
Birey, kendi tercihlerinin sınırlarını çoğu zaman içinde yaşadığı dünyanın sınırlarıyla açıklayabiliyordu.
Modern toplum ise başka bir şey söyledi: Seçebilirsin.
Hangi düşünceye yakın duracağını, hangi partiye üye olacağını, hangi sendikada veya dernekte yer alacağını, hangi topluluğun parçası olacağını seçebilirsin. Fakat seçebilmenin sessiz bir bedeli vardı:
Seçtiğin şeyin sorumluluğunu da taşıyacaksın.
Kant’ın özerk birey fikri tam burada önem kazanıyor. Özerk birey, başkalarının koyduğu kurallara körü körüne uyan kişi değildir. Kendi aklıyla karar verebilen ve bu kararların sorumluluğunu üstlenebilen kişidir.
Ama iş örgütlü hayata geldiğinde işler karışıyor.
Bir yapının parçası olduğumuzda yalnızca kendi eylemlerimizden değil, o yapının ürettiği sonuçlardan da etkilenmeye ve belli ölçüde sorumlu olmaya başlarız. Bu, örgütün yaptığı her şeyden otomatik olarak suçlu olduğumuz anlamına gelmez. Fakat mesele zaten suçlulukla sınırlı değildir.
Başkasının yaptığı yanlıştan suçlu olmayabilirsiniz. Ama o yanlışa karşı tutumunuzdan sorumlusunuz.
Yanlışı gördüğünüz halde susuyor musunuz? Yanlış yapanların yanında kalmaya devam ediyor musunuz? Örgütün sağladığı güçten yararlanırken kusurlarından bütünüyle uzak durduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
İşte sorumluluk burada başlar.
Bir sendikaya, partiye, derneğe veya başka bir örgütlü yapıya üye olmak, o yapının her kararını onaylamak anlamına gelmez. Fakat örgütlü olmak, gerektiğinde kendi tarafınıza itiraz edebilmeyi göze almak demektir.
Asıl sadakat de belki budur.
Yanlış yapanın yanında susmak, en kolay sadakat biçimidir. Zor olan, kendi tarafınızın yanlışını söyleyebilmektir. Çünkü insan, ait olduğu yapının kusurunu gördüğünde yalnızca bir başkasını değil, kendisini de sorgulamak zorunda kalır.
Belki de çağımızın örgütlenme sorunu tam burada ortaya çıkıyor.
Vicdan sahibi insanlar, örgütlerin içindeki hiziplerden, iktidar kavgalarından, kişisel hesaplardan, makam arzusundan, dedikodudan ve entrikadan yoruluyor. Daha da önemlisi, kendilerinin yapmadığı şeylerin hesabını vermekten bıkıyorlar.
“Ben bunu yapmadım.”
“Ben onun kararına katılmıyorum.”
“Ben böyle bir şeyin parçası değilim.”
Bu cümleler bazen haklı ve gerekli bir itirazı ifade eder. Fakat zamanla bir geri çekilme biçimine de dönüşebilir.
İnsan önce toplantılardan uzaklaşır. Sonra tartışmalardan. Ardından karar alma süreçlerinden. En sonunda örgütle arasındaki bağ yalnızca kâğıt üzerinde kalır. Üyelik devam etse bile kişi artık kenardan izlemeyi tercih eder. Böylece vicdanını koruduğunu düşünür.
Bu tavrın ahlaki bir gerekçesi vardır. Ancak toplumsal bir sonucu da vardır:
Boş bırakılan alan hiçbir zaman boş kalmaz.
Birileri gelir ve o alanı doldurur. Çoğu zaman da bunu, boşluğu bir fırsat olarak görenler yapar. Denetimden çekilen insanlar, denetimsizliğin güçlenmesine katkıda bulunur. Güç daha az sayıda insanın elinde toplandıkça örgütün içindeki itiraz kanalları daralır. İtiraz kanalları daraldıkça kararlar birkaç kişinin iradesine bağlanır. Bu da örgütün daha fazla yozlaşmasına yol açar.
Yozlaşma arttıkça vicdan sahibi insanlar biraz daha uzaklaşır.
Sonunda herkes aynı cümleyi söyler:
“Zaten orada adam olmaz.”
Oysa bazen sorun, orada hiç iyi insan bulunmaması değildir. Sorun, iyi insanların zamanla kenara çekilmesidir.
Bu noktada kötülüğün değil, örgütlü çıkarın önemli bir avantajı ortaya çıkar. Çıkar grupları tereddüt etmeden hareket eder. Birbirleriyle hızlıca anlaşır, ortak hedef belirler ve mevzi kazanırlar. Vicdan sahibi insanlar ise çoğu zaman daha fazla düşünür, daha fazla sorgular, daha fazla çekinir.
“Acaba doğru mu yapıyoruz?”
“Bu tavır bize yakışır mı?”
“Bunun bedeli ne olacak?”
Bu sorular ahlaki bakımdan değerlidir. Fakat eylem anında sürekli ertelendiğinde, tereddüt bir erdeme değil, etkisizliğe dönüşebilir.
Bir süre sonra anlatmak, eylemin yerini alır.
Her kötülük teşhis edilir. Her yozlaşmanın anatomisi çıkarılır. Her yanlış üzerine yazılar yazılır. Herkes durumdan şikâyetçidir. Fakat kimse değişmesi gereken şey için bedel ödemek istemez.
İnsan, “Ben zaten onların içinde değilim” diyerek vicdanını koruduğunu sanır.
Ne kadar temiz, ne kadar güvenli bir cümledir bu.
Oysa toplumsal hayat yalnızca kötülük yapanların değil, kötülük karşısında ne yaptığına karar verenlerin de tarihidir. Her yanlıştan sorumlu olmayabiliriz; fakat yanlış karşısındaki suskunluğumuz, uzaklığımız veya konforumuz bize aittir.
Bu, örgütlü yapının bütün kusurlarını üstlenmek demek değildir. İnsan, ait olduğu grubun her eyleminden sorumlu tutulamaz. Ancak aidiyetin sağladığı imkânlardan yararlanırken, o aidiyetin ürettiği sorunlara karşı tamamen tarafsız kalmak da mümkün değildir.
Örgütlü olmak, her yapılanı onaylamak değildir.
Örgütlü olmak, gerektiğinde kendi tarafına itiraz edebilmektir.
Bunun için örgütlerin yalnızca disipline değil, vicdana da ihtiyacı vardır. Yalnızca hiyerarşiye değil, itiraza da. Yalnızca birlikteliğe değil, bireysel ahlaki özerkliğe de.
Örgüt, bireyin vicdanını devraldığı anda tehlikeli hale gelir. Birey vicdanını örgüte teslim ettiği anda da aynı tehlike ortaya çıkar.
Öyleyse mesele “çok örgüt, yok örgüt” meselesi değildir. Mesele, örgütlü insan ile sürü insanını birbirinden ayırabilmektir.
Örgütlü insan birlikte hareket eder ama aklını devretmez. Aidiyet duyar ama vicdanını kiraya vermez. Kendi tarafını sever ama kendi tarafının yanlışını da söyleyebilir. Gerektiğinde yalnız kalmayı göze alır; fakat yalnız kalmayı, sorumluluktan kaçmanın bahanesine dönüştürmez.
Çünkü örgütlenmenin anlamı yalnızca kalabalık olmak değildir. Örgütlenmenin anlamı, birlikteyken de birey kalabilmektir.
Kenarda durmak çoğu zaman en güvenli seçenek gibi görünür. Hiçbir tartışmaya girmemek, hiçbir sorumluluğu üstlenmemek, hiçbir yanlışın yükünü taşımamak insana geçici bir temizlik duygusu verebilir.
Ama boş bıraktığımız her alan, er ya da geç başka birinin iktidarına dönüşür.
Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey, örgütten kaçmak ile örgüte teslim olmak arasında üçüncü bir yol bulabilmektir:
Vicdanını kiraya vermeden birlikte olabilmek.
YORUMLAR