“Bir kilo et seksen lira tadını unuttum / İnsan gibi yaşamanın adını unuttum”
Cem Karaca – 1977
Pazardan dönen torbaların içinden iki kirazı kapıp kulaklarına asmak, bir zamanlar bu topraklarda büyüyen hemen her çocuğun o saf ama bir o kadar da masum ve hesapsız lüksüydü. Bolluğun ve bereketin en yalın simgesiydi o kiraz küpeler. Bugün Türkiye’de çocukların üçte birinden fazlası yoksulluk içinde büyürken, kiraz gibi en basit mevsimlik sevinçler bile büyük çoğunluk için erişilmez hale geldi. Bu durum, kirazın artık yalnızca pahalı bir meyve değil, çocukların elinden alınan küçük bir sevincin simgesi olduğunu da gösteriyor.
Kiraz artık çoğu çocuk için kulağa asılamayacak kadar uzakta. Çocuklar onu ya sosyal medyada görüyor ya da market raflarında seyrediyor. Anneler ve babalar geçmiş zamanların özlemiyle hem kiraza hem de çocuklarına sessiz bir mahcubiyetle bakıyor. Bu mahcubiyetin altında mevcut ekonomik düzenin dayattığı, bereketi aşama aşama kurutan ve emeği yok sayan bir yoksullaştırma politikası yatıyor.

Mevcut tarım politikaları uzun yıllardır yerli üretimi geriletti, dışa bağımlılığı artırdı. Gübre ve mazot maliyetleri yükseldikçe toprak giderek daha az işlenir hale geldi. Çiftçi ya toprağını terk ediyor ya da borç batağına saplanıyor. Bugün market raflarında gördüğümüz sebze ve meyvelerin önemli bir bölümü ithal girdilerle üretiliyor. (Gübre, Tohum ve İlaçta Yerlileşme ÖİK Raporu 2024-2028 / Strateji ve Bütçe Başkanlığı)
Üretimin giderek ihracat odaklı bir düzene sıkıştırılmış olması yine önemli bir sorun. Türkiye dünyanın önde gelen kiraz üreticilerinden biri olmasına rağmen en kaliteli mahsul henüz dalındayken, yani daha hasat edilmeden yapılan ön satış sözleşmeleriyle dış pazarda satın alınmış hale geliyor. En iyi ürün tırlarla sınırlar ötesine taşınırken, kendi insanımıza ya fahiş fiyatlarla ulaşılamaz olanları ya da tezgâhın altında kalan ikinci kalite ürünler kalıyor.
En hüzün verici gerçek kendi toprağının bereketiyle doyamamak, toplumun, özellikle çocukların sağlıklı, yeterli ve ulaşılabilir gıdaya erişim hakkından mahrum kalması.
Hiç şüphesiz bu tabloyu yalnızca tarım piyasalarının sorunu ya da yönetim zaafı olarak okumak eksik bir okuma olur. Karşımızda daha yapısal bir sorunsal yumağı var. Gıda üretimi ve dağıtımı, uzun süredir neoliberal siyasi tercihlerin aracı haline getirildi. Üreticiyi ithalata bağımlı kılmak, nitelikli ürünü de sadece dış pazara endekslemek, toplumu hem beslenme kalitesi hem de fiyat dalgalanmaları karşısında savunmasız bıraktı.
Çiftçi toprağına yabancılaşıyor çünkü ürettiğiyle geçinemiyor. Kentli ise sofrasına gelen ürünün en iyi mahsul mü, yoksa dış pazara ayrılan bereketten geriye kalan mı olduğunu çoğu zaman bilmeden, bütçesinin elverdiği ölçüde tüketiyor.
Çocukların kulağına asamadığı o kiraz, artık yalnızca bir meyve olmaktan çıkıyor, toprağın, emeğin ve ortak bir geleceğin de yavaş yavaş elimizden kayışının somut bir işaretine dönüşüyor. Devamlı tekrarlanan, iklim krizi, kuraklık ya da lojistik maliyetleri gibi gerekçeler yapısal tercihlerin üzerini örtüyor. Kalıcı çözümler ise hep bir sonraki mevsime, bir sonraki seneye, bir sonraki döneme devrediliyor. İç pazarın ve kendi insanının önceliğini unutan bu yaklaşım, krizi her gün çok daha derinleştiriyor.
Ege’nin zeytinliklerinden İç Anadolu’nun başak tarlalarına kadar bu kadim topraklar çocuklarını doyurmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. Gerçek şu ki, biz bu toprakların bereketini adil, planlı ve kendi insanımızı merkeze alan bir ortak akılla yönetmeyi başaramadık. Çocukların kulağına asamadığı o kiraz, artık toprağın ve emeğin ortak hafızasının yavaş yavaş silindiğinin hüzünlü bir işareti haline geldi.
Mesele yalnızca kirazın fiyatı değildir. Mesele, bir ülkenin kendi toprağında yetişen bereketi kendi çocuklarından esirgemiş olmasıdır. Bir zamanlar çocukların kulağında sallanan o iki kiraz, bugün bize yoksulluğun en sessiz biçimini anlatıyor. Bu topraklarda bereket hâlâ var. Ama o bereket, çocuğun kulağına küpe olmuyorsa, sofraya huzur, eve sevinç, yurttaşa güven taşıyamıyorsa, ortada yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve siyasal bir çöküş vardır.
YORUMLAR