Bazı fikirler vardır; yalnızca kitapların arasında yaşamazlar. Tarihin dolambaçlı koridorlarında dolaşır, devletlerin yükselişine ve çöküşüne eşlik eder, bazen bir romanın satırlarında, bazen bir halkın hafızasında yeniden görünür olurlar.
“Kerim Devlet” fikri de böyledir. O, yalnızca bir yönetim anlayışını değil, insan ile iktidar arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğine dair kadim bir tasavvuru ifade eder.
Modern dünyanın siyasal tahayyulü büyük ölçüde Batı’nın tarihsel deneyimleri üzerine kuruludur. Köleci toplumlar, feodal şatolar, aristokratik ayrıcalıklar ve burjuva devrimleri…
Bu uzun tarih boyunca devlet çoğu zaman belirli sınıfların çıkarlarını koruyan bir aygıt olarak şekillenmiştir. Batı siyaset düşüncesinin temel gerilimlerinden biri de burada ortaya çıkar: Devlet, toplumun hizmetkârı mı yoksa egemen sınıfların bekçisi midir?
Doğu’nun tarihsel serüveni ise farklı bir hikâye anlatır. Bu hikâyede devlet, yalnızca vergi toplayan veya savaş yöneten bir mekanizma değildir. O, düzenin, adaletin ve toplumsal dengenin taşıyıcısıdır.
Devletin meşruiyeti, mülkiyeti korumasından çok, güçsüzü güçlüye ezdirmemesinden kaynaklanır. İşte Osmanlı siyasi kültüründe sıkça karşılaşılan “Kerim Devlet” anlayışı bu düşünsel iklimin ürünüdür.
“Kerim” sözcüğü cömertliği, koruyuculuğu ve adaleti çağrıştırır. Kerim Devlet, yurttaşını yalnızca yöneten değil; onu gözeten, kollayan ve toplumsal dengeyi sağlayan bir otorite olarak tasavvur edilir. Bu anlayışın kökleri yalnızca Osmanlı’da değil, çok daha eski Doğu devlet geleneklerinde aranabilir. Türk-İslam siyaset düşüncesinde hükümdarın temel görevi servet üretmekten önce adaleti tesis etmektir. Çünkü adalet bozulduğunda devlet çözülür, toplum dağılır ve siyasal düzen meşruiyetini kaybeder.
İbn Haldun’un satırlarında bu düşüncenin erken yankılarını görmek mümkündür. Ona göre devletlerin yükselişi yalnızca askerî güçle açıklanamaz; onları ayakta tutan şey toplumsal dayanışma ve ortak aidiyettir. Devlet, toplumun enerjisini örgütlediği ölçüde güçlüdür. Ancak iktidar kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koymaya başladığında çürüme süreci de başlar.
Yüzyıllar sonra Karl Marx, Doğu toplumlarının Batı’dan farklı tarihsel gelişim çizgilerine sahip olduğunu fark ettiğinde benzer bir soruyla karşı karşıya kalmıştı. Neden bazı toplumlarda Batı’daki gibi güçlü toprak aristokrasileri oluşmamıştı? Neden devlet ekonomik ve toplumsal hayat üzerine bu kadar belirleyici bir konuma sahipti? Bu soruların etrafında şekillenen Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmaları, Doğu’nun özgün tarihsel yapısını anlamaya yönelik önemli bir girişim oldu.
Türkiye’de bu tartışmalar özellikle 1960’lı yıllarda yeni bir anlam kazandı. Sencer Divitçioğlu, Hikmet Kıvılcımlı ve Selahattin Hilav gibi isimler Osmanlı toplumunu Batı’nın feodal kalıplarıyla açıklamanın yetersiz olduğunu savundular. Onlara göre Osmanlı’nın özgünlüğü, toprağın devlet mülkiyetinde bulunması ve ekonomik güçün belirli ailelerin elinde kalıcı biçimde birikmesini engelleyen yapısında aranmalıydı.
Bu düşüncelerin en güçlü edebî yankısı ise Kemal Tahir’in eserlerinde karşılığını buldu.
Kemal Tahir için Osmanlı yalnızca geçmişte kalmış bir imparatorluk değildi; aynı zamanda Türkiye’nin kendisini anlaması için bakması gereken tarihsel aynaydı.
Özellikle Devlet Ana romanında ortaya koyduğu dünya görüşü, Kerim Devlet fikrinin edebî bir manifestosu gibidir.
Kemal Tahir’in romanlarında devlet, Batı’daki gibi sömürücü sınıfların hizmetindeki bir mekanizma olarak görünmez. Tam tersine, devlet toplumsal dengeyi koruyan ve halkı yerel güç odaklarının baskısından uzak tutan bir kurumdur. Bu nedenle onun eserlerinde devlet, korkulan değil sığınılan bir otoritedir. “Devlet Ana” benzetmesi de buradan gelir. Devlet, sert olduğu kadar koruyucu; güçlü olduğu kadar şefkatlidir.
Elbette bu yaklaşımın eleştirileri de vardır. Osmanlı toplumunda sınıfsal farklılıkların hiç bulunmadığını ileri sürmek tarihsel gerçekliği fazlasıyla sadeleştirmek anlamına gelebilir. Ayrıca devletin her zaman adalet üreten bir yapı olduğu düşüncesi de tarihsel deneyimlerle bütünüyle doğrulanmaz. Ancak Kemal Tahir’in asıl önemi, verdiği tarihsel cevaplardan çok sorduğu sorularda yatar. O, Türkiye’nin kendi tarihine Batı’nın aynasından bakmasının ne ölçüde doğru olduğunu sorgulamıştır.
Bugün yaşadığımız dünyada devlet ile toplum arasındaki ilişki yeniden tartışılıyor. Bir yanda bireyin mutlak özgürlüğünü savunan anlayışlar, diğer yanda kamusal dayanışmayı önceleyen yaklaşımlar bulunuyor. Ekonomik eşitsizliklerin derinleştiği, kamusal alanın giderek daraldığı bir çağda Kerim Devlet fikri, salt bir geçmiş özleminden çok daha fazlasını ifade edebilir.
Belki de mesele Osmanlı’ya geri dönmek değildir. Mesele, adaletin yalnızca mahkeme salonlarında değil, toplumsal hayatın bütün katmanlarında nasıl tesis edileceğini yeniden düşünmektir. Çünkü güçlü olanın zayıf üzerine sınırsız tahakküm kurduğu bir düzen ne kadar modern görünürse görünsün, insanlık için gerçek bir ilerleme sayılmaz.
Kerim Devlet fikri tam da burada yeniden anlam kazanır. O, devletin büyüklüğünü saraylarında, bütçelerinde veya ordularında değil; güçsüzü koruyabilme kapasitesinde arayan bir medeniyet tasavvurudur. Tarihin derinliklerinden gelen bu fikir, belki de bugün hâlâ aynı soruyu sormaktadır:
Bir devlet gerçekten kimin için vardır?
Bu soruya verilen cevap, yalnızca geçmişi değil, geleceği de belirleyecektir.
ÖNCEKİ YAZI: Bir Zamanların Korkusu, Bugünün Normu: Lümpen
Kerim devlet için savaşıma devam 🥰